Son haftalarda, ABD ve İsrail'in İran üzerinde yürüttüğü operasyonlar dünya gündeminde önemli bir yer tutuyor. Tahran'a yönelik saldırılar, siyasi ve askeri açıdan büyük bir kaygı yaratırken, bu aşamaya nasıl gelindiği sorusu da akıllarda yankılanıyor. Her iki ülkenin de ortak tarihi bağlar, askeri iş birlikleri ve birbirine yanıt veren eylemleri, bu durumun arka planında yatan karmaşık yapıların birer parçası. Peki, bu operasyonlar nereye doğru evrilecek? Görüşmeler sürecek mi? İşte, bu kritik soruların yanıtlarını arıyoruz.
ABD ve İsrail'in İran'a yönelik operasyonlarının arkasında yatan taktiksel ve stratejik nedenler oldukça çeşitlidir. İran’ın nükleer silah programı, terör örgütlerine destek vermesi ve bölgesel istikrarsızlığı artıran eylemleri, iki ülkenin ortak kaygıları arasında yer almaktadır. 2021 yılından beri Biden yönetiminin İran ile nükleer anlaşmaya dönüş çabalarına rağmen, Tahran yönetiminin çeşitli provokatif eylemleri, ABD ve İsrail’den gelen tepkileri artırdı. Özellikle, İsrail’in Suriye ve Irak'taki İranlı hedeflere yönelik düzenlediği hava saldırıları, bu iş birliğinin somut örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
İsrail’in güçlü bir orduya sahip olması ve kendi güvenliğini sağlama amacı, bu operasyonlarda öncelikli hedef olmasına olanak tanıyor. Washington yönetimi ise, İran’ın tehditlerine karşı İsrail’in stratejik partneri olarak hareket ediyor. ABD’nin Savunma Bakanı Lloyd Austin, son yaptığı açıklamalarda, "İsrail’in güvenliği, bizim güvenliğimizdir. İran’ın askeri tehditlerine karşı birlikte durmalıyız." ifadelerini kullanarak, iki ülke arasındaki bağların önemine dikkat çekti. Bu bağlamda, her iki ülkenin de İran’la olan ilişkilerinde güvenlik eksenli bir yaklaşımı benimsediğini söylemek mümkün.
İran ile başlayan bu operasyonlar, sadece iki ülke arasında değil, aynı zamanda bölgedeki diğer devletlerle de yakından ilişkili bir durum arz ediyor. Ortadoğu’daki güç dengeleri, İran’ın örgütlere olan desteği ve nükleer çalışmaları ile giderek karmaşık hale gelmekte. Suudi Arabistan, BAE, Mısır gibi ülkeler, Tahran'ın yayılmacı politikalarını tehdit olarak algılarken, bu ülkelerle olan müzakereler de sıkı bir şekilde sürdürülmekte. Bu noktada, birçok uzman, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü operasyonların, aslında bir tür koalisyon oluşturma çabasının bir parçası olarak görülmesi gerektiğini savunuyor.
Son zamanlarda yaşanan çatışmalar, yalnızca direkt askeri operasyonlarla sınırlı kalmayıp, diplomatik sahalardaki değişimlerle de destekleniyor. İran, kendine yönelik bu operasyonları "saldırganlık" ve "uluslararası hukuka aykırı" olarak nitelendirirken, ABD ve İsrail ise "olağan savunma hakları" çerçevesinde hareket ettiklerini savunuyorlar. Bu durum, uluslararası arenada tarafların birbirine karşı olan tutumlarını daha da sertleştiriyor. Önümüzdeki süreçte gerçekleşebilecek müzakereler, bu çatışmanın nasıl bir yön alacağı konusunda belirleyici bir rol oynayabilir.
Peki, şimdi sorulması gereken bir başka soru, bu operasyonların gelecekte nasıl bir yankı bulacağıdır. ABD ve İsrail, pazarlık masasına oturmayı seçer mi? İran’ın karşı ataklarının ve bu süreçteki diğer gelişmelerin uluslararası ilişkiler üzerindeki etkileri ne seviyede olacak? Tüm bu sorular, önümüzdeki günlerde düzenlenecek olan diplomatik görüşmelerin ne denli önemli olacağını ortaya koyuyor. Sonuç itibarıyla, Ortadoğu'daki bu kriz, sadece bölge ülkelerini değil, tüm dünya için ciddi güvenlik kaygılarını beraberinde getirebilir.
Geçmiş dönemlerde olduğu gibi, bu süreçte de her iki tarafın da bazı orta yollar bulması ve yeni diplomatik kanallar açması gerekecek. Ancak, yaşanan gerginlikler ve karşılıklı suçlamalar, sağlıklı bir diyalog ortamının oluşmasını zorlaştırıyor. Önümüzdeki süreç, Ortadoğu’daki barışın sağlanması için hain bir fırsat da sunabilir. Ancak, bu fırsatın nasıl değerlendirileceği, yine her iki tarafın niyetine bağlı kaldığı için büyük bir belirsizlik arz ediyor.